16 "S"



Sabiha Gökçen Havaalanından İstanbul'a merhaba diyen siz değerli yolcularımıza bir hizmette İett'den.
Çok nacizane İett kurumumuz panoromik bir İstanbul turu için seyahat rotasını sonunda belirledi.
Hattın adını bir gönderme midir bilinmez 16 "S" koydu.
Dar sokakları, kaçak konutları, talan edilen ormanları ve çarpık kentleşmeyi görmenizi sağlıyacak güzargahı ve dilerseniz bunları yakından görme fırsatı sunan 74 durağı ile (abartmıyorum) siz İstanbul'a hoşgelenlerin hizmetine sunuldu!
İett yetkilileri "Böylece İstanbul'a gelip adaptasyon sorunu yaşayan kişiler daha ilk günden hizaya, pardon hhımm güzel Şehrimizin güzel atmosferine alışma olanağını bulmuş olacaktır"
dedi.
Bizede sadece Büyükşehir Çalışıyor demek düşer herhalde.

Saygılarımla...
Devamını Oku!

Duygu Sömürüsü...


deathrow (22:12):
orda mısın?
-
neşe:
evet
hayrıdr ne olduki
-
deathrow:
şu hasta ve yorgun kardeşinle ilgilenmek istemen ne güzel Photobucket
-
neşe:
ne istiyon sölüüü bakalım
-
deathrow:
:(
ne kötü bir imajım var
-
neşe:
:D
sen alıştırsdın
-
deathrow:
tamam tamam sadede geliyorum
sıcak su içersine dökülmüş bir tatlı kaşığı kahveye kim hayır diyebilir ki?
-
neşe:
:D
peki birazdan getiririm
şeker istenmi
-
deathrow:
2 denecikPhotobucket
Devamını Oku!

GMSTKP

Efendim selamlar! Naber? Beni soracak olursanız; hastayım. Runtime error verdim, sistem hatası eşliğinde yaşıyorum. Control + Alt + Del yaptım ama bir türlü kitlenmeyi gideremedim. Restart etsem hiç açılmayacak. Neyse! Domuz gribi muhabbetine girecek değilim. Sektör yine voleyi vuracak bir atılıma daha imza attı. Herkesler maske, eldiven, mikropları öldürücü dezenfekte ilaçları vs alıp alıo duruyor. Eylem işe yaradı yani. Bir de sözde "domuz gribinden ölenlerin" isimlerini ve mekanlarını açıklamama kararı almışlar. Çünkü paniğe sebebiyet veriyormuş. Yavuz Donat'ta domuz gribi oldum diye yazmış köşesinde. Tamam artık. Tüm ahali yemi yuttu. Belediye reklam bilbordlarındaki gibi haremlik-selamlık takılabilir, dezenfekte ilaçlarını tüketebilir, ufak bir soğuk algınlığında doktorlara koşup sektörü canlandırabilirsiniz. Hepiniz çoktan "koyun gribi" olmuşsunuz bile, domuz gribine ne hacet. (Süper)Cem'den komplo teorileri...

Evde uzanmış bunları düşünürken dünyanın en güzel çaylarından bir tanesini daha yapıyorum! Evet. Gerçekten öyle ama lan! Hayır, çok iyi çay yaptığımı iddia edebilecek kadar götüm kalkmadı henüz. Ablamın mükemmelliğinden kaynaklanıyor herşey. Birkaç çayı birden birleştiriyor ve muazzam bir tadı olan, dünya harikası bir çay çıkıyor ortaya! Karışımın sırrını ve formülünü sormadım. Zira ağzımda bakla ıslanmaz. Anında yayarım tüm dünyaya. Gerçi yaysam ne olur amk. Sanki bu karışımdan milyon dolarlar kazanıyoruz. Alt tarafı çay işte. Söyle, herkes güzel çay içsin işte, ne var yani. Bu yemek tariflerini falan söylemeyen tiplere de bu açıdan ayar olurum hea. Mal mısınız amına koyim? Sanki tüm dünyaya o yemeği sen satıyorsun. Servetinin sırrı o yemek? Sapıkça bir inat ve inanç sistemidir bu tarif saklama psikolojisi...

Neyse. Old school bir Nutella fanıyım. Genel olarak klişelere karşı duran ve gerekirse seri aduketlerle böğrüne böğrüne saldıran bir insan olsam dahi, benim de bazı zaaflarım ve alışkanlıklarım var elbette! Bunların geneli kahvaltı sofrasında açığa çıkıyor. Misal Nutella'dan vazgeçmem. Kesinlikle ama kesinlikle küçük çatal kullanmam. Ne o öyle çük kadar? Marketten portakal suyu alıyorsam kesinlikle Pınar marka olmalıdır. Çayım fincanda gelmelidir. Böyle şeyler işte. Dün akşam eve gelirken markete uğradım ve ekmek falan aldım. Sonra Nutella'nın bitmek üzere olduğu aklıma geldi ve "şokella" raflarına doğru bakınmaya başladım. Raflara boy boy Sarelle kavanozlarını dizmiş abiler. Uzun süre kitlenmiş raflara baktığımı görünce Ali abi dürttü beni, "hayırdır" dedi. "Nutellamız bitti Ali abi ama şu Sarelle olayı fena gaz görünüyor" dedim. Harbiden öyle bir kutu yapmışki lavuklar, resmen beni al diyor. Nescafe'nin kokusunda davet varsa, bunun kutusunda davet var yani, o durum birşey. Ali abi tabi bakkal ve aynı zamanda ticaret insanı olarak başladı övmeye Sarelle'yi. Gaza geldim ve Nutella'ya ihanet ederek aldım bi Sarelle. İhanet eden insanın içinde oluşan o sinsi mutluluk vardı içimde. Koştura koştura eve gidip hemen tadına bakmak için yanıp tutuştum resmen. Hatta uygun olsa, yol ortasında açıp parmağı basacaktım içine. O derece tahrik etti beni şerefsiz. Dayanamadım ve koşarak eve geldim, kapıdan girer girmez açtım kavanozu, tatlı kaşığını daldırdım içine. Yalandım durdum, anlamamazlıktan gelip bir tane daha daldırdım. "Güzelmiş lan" dedim ve bıraktım kavanozu orada. Sonra odama geldim. Bu kadar.

Anlamsızca bitirdiğim o paragraftan sonra anlamsızca bir kez daha konu değiştirip bizim ortaokuldaki plastik çocuğa yaptığım puştluğu anlatayım. Daha önce bahsetmişimdir ama yeni başlayanlar için (dsofsam) yine tekrar edeyim. Hani herkes anlatır ya "olm ortaokulda okulun en piç sınıfı bizdik, sikertirdik, dağıtırdık, hede hödö" yalan o işler. Hiç bir ortaokul sınıfı bir 7-C olamaz, olmamalıdır. Gerekirse devlet tankla, topla, tüfekle buna karşı koymalıdır. Sınıfta tükürmek, hırsızlık yapmak, adam dövmek ve pandik atmak günlük olağan işlerdendi. Neyse. İşte bu sınıfa bir gün müdür yardımcısı ve yanında Hugo'nun karısı girdiler. Müdür yardımcısını gören herkes ciddiyetle ayağa kalktıktan sonra yanındaki "şeye" baktı ve yarıla yarıla gülmeye başladı. Müdür yardımcısından köpek gibi tırsılmasına rağmen yanında getirdiği Hugo'nun karısına bakıpta gülmeyen neredeyse yoktu. Yeni sınıf öğretmenimizmiş kendisi. Önce bir bağırdı, herkesi susturdu, sonra kendisini tanıttı. Oldukça yaşlı ve oldukça kısa boylu bir kadındı ve abartmıyorum, gerçekten Hugo'nun karısıydı. Tıpkısının aynısıydı. Sınıf öğretmenimiz ve aynı zamanda bir kaç dersimize daha girecek bir öğretmen olmuştu bir anda. Otorite ve disiplinden taviz vermeyen garip bir yapısı vardı. En klasik lafı "ulan dedirttirmeyin bana!" idi. Derste onu sinirlendirirseniz sizi "sallardı", defterinizi "sallardı" ve kapıya doğru fırlatırdı. Neyse. Böyle bir kadındı kendisi ve biz sınıfça ona hem güler, hem tırsardık. Neyse. Bir gün ben okula erken gitmişim ve okul civarında dolaşıyordum. Yanımdaki elemanla ayaküstü muhtemel salak çocuk muhabbetlerimizi yaparken karşıdan o öğretmenin geldiğini gördüm ve "olm gel dönelim, şimdi şununla karşı karşıya gelmeyelim" dedim ve ani bir U dönüşü yaparak olay mahalinden uzaklaştım. Aradan birkaç gün geçti ve Hugo'nun karısı bizim derse girdi. Dersin ortasında bir anda durdu ve "bu sınıftan bir çocuk beni görünce bi anda arkasını döndü gitti, kimdi o terbiyesiz" falan gibisinden şu an burada hiç söylemek istemeyeceğim türden cümleler kurdu. Söylemek istemiyorum çünkü onu öyle anmak istemeyiz (:p) Sınıfı kesti iyice. Herkese tek tek baktı ve bizim sınıftaki plastik çocuğa "sendin!" dedi. Plastik çocuk vücudunun plastik gibi eğilip bükülmesi haricinde pek bir özelliği olmayan tipik bir 7C insanıydı. Yani mal. Utandı, kızardı, itiraz etti falan ama Hugo'nun karısı yemedi tabi. Sıçtı bunun ağzına derste, rezil etti, rencide etti. Ben ise mutlu oldum. Çünkü hem ani bir dönüşle Hugo'nun karısıyla yüzyüze gelmedim, hem yakalanmadım.

Bu da böyle bir şey işte. Oldukça gereksiz bir kaç kelamdan sonra sizlere sümüklerimi sildikten hemen sonra veda ediyorum. Hoşçakalın. Çay olmuştur lan!
Devamını Oku!

Big Bang, Varoluş, Evren, Vajinismus ve Mercimekli Köfte Hakkında...

Elbetteki herşey bir toz bulutu falan değildi... Evren her zaman vardı. Bizim güneş sistemimiz de yerli yerinde duruyordu ve evren genişlemeye falan devam etmiyordu...

Bu giriş bildiğiniz herşeyin yanlış -ya da eksik- olduğunu sanırım açıklıyor! Zamanın bilim adamları her şeyi düşünmüşler ve güzel bir teori ortaya atmışlar ve bunu bazı kanıtlarla destekleyebildiklerinden tüm insanlık bunu yutmuş ve teoriyi desteklemiştir. Teorinin desteklenmesinin altındaki asıl amaçlara geleceğim; bunların hepsi komplo, hepsi tuzak!

Evren vardı ve güneş sistemimizde bulunan gezegenler yerli yerindeydi. Ancak sadece dünya yoktu! Dünyanın olduğu yerde minik bir mercimekli köfte vardı. Evrenin içinde yolunu kaybetmiş ve varoluşunu arayan bir mercimekli köfte...

Mercimekli köfte güneş sistemimize bir anda dahil olmuş ve diğer gezegenler tarafından ilk bir kaç milyon yıl ilgiyle izlenmiştir. Gezegenlerin hepsinde bu küçük ve anlamsız köfteye karşı garip bir ilgi vardı. İlgi vardı diyorum çünkü o zamanlar gezegenlerde yaşayan canlılar vardı ve özellikle Mars dönemin en işlek gezegeniydi. Bizimkisi kadar işlek olmasa bile Bağdat Caddesinde gibi bir cadde olan Kgoyit32 caddesinde yarışan gençler ve Uzaybüs'te birbirini ezen ve birbirine sürttüren kitleler vardı. Neyse. Milyonlarca yıl güneş sistemi gezegenlerinin aydın bilimadamları bu mercimekli köfteyi incelediler, prototiplerini çıkarttılar ve üzerinde deneyler yaptılar. Ancak milyonlarca yıllık çalışmalar hiç bir sonuç vermemiş ve mercimekli köftenin aslında "ne" olduğunu ve nasıl oraya geldiğini bulamamışlardı. Gezegenlerde yaşayanlar arasında büyüyen merak kozmik bir çekim gücü yarattı ve bağlandıkları zinciri kopartan Satürn, Masyongo ve Vajinismus gezegenleri yörüngelerinden ayrılarak çekim gücüne, yani mercimekli köfteye doğru süratle sürüklenmiş ve büyük bir gürültüyle çarpışmışlardır. Yani büyük patlamanın (Big Bang) temelinde bu yatar...

Peki bundan sonra ne oldu? Satürn o zamanlar çevresinde kuşağı olan bir görüntüde değildi. Masyongo gezegeni disk şeklindeydi ve çarpışmada Satürn'e göbekten daldı ve Satürn bu gün gördüğümüz o çevresinde kuşak olan halini aldı. Vajinismus ise çarpmanın etkisi ile tamamiyle dağıldı ve ışıklar saçarak etrafa yayıldı. Bugün evrende başıboş dolaşan astroitlerin %98'i Vajinismus'un parçalarıdır... Diğer gezegenlerde ise çarpışmanın etkisiyle yaşam sona erdi. O zamanlar kendi halinde oturup milyonlarca yıl boyunca mercimekli köfteyi izleyen güneş çok sinirlendi ve bugünkü sıcak halini aldı. Tüm gezegenler mercimekli köftenin yok olması ile birlikte derin bir çöküş yaşadılar ve yaşam birkaç milyon yıl içersinde tamamiyle tükendi...

Bu arada elbette size yabancı olmayan bir tabir olan Vajinismus'a değinmek isterim. Vajinismus bilirsinizki genç bayanların cinsel ilişki sırasında kasılmaları şeklinde tanımlanan bir hastalıktır. Bu hastalığa halk arasında "tırsma" denebilir ancak bu hastalığa Vajinismus denilmesinin nedeni; hastanın, cinsel ilişkiye başlanması ile birlikte beyninde patlamalar ve ışıklar çıkması nedeniyle yaşadığı tramvadır. Yani milyonlarca yıl önce (aslına bakarsanız 14 milyar yıl falan oldu) yaşanan bu patlamada yok olan Vajinismus gezegeninin ismi, hastaya yaşattığı bu paranoya açısından bu hastalığa verilmiştir. Bu da mercimek köftesi ile ilgili olan tezimi kanıtlayacaktır. Oraya geleceğiz tabi.


Bu çarpışmanın etkisi ile oluşan enerjiden şu an üzerinde yaşadığımız dünya oluştu. Bir anda orada oluşuverdi ve bunun tek nedeni bir mercimekli köfteydi... Mercimekli köfte dünyanın hamurunda vardır ve dünya bu yüzden diğer gezegenlerden farklı olarak dünya "verimli topraklara" sahiptir. Mercimekli köftenin içersinde bulunan mercimek, maydonoz, yeşil soğan gibi malzemeler toprağa yayılarak filizlenmiş ve bugünümüze kadar gelen o muazzam doğal evrim adımlarını atmışlardır.

Aslında bu teori ile insanlığın birkaç milyon yıllık bir hikaye olmadığını anlayabiliriz. Evrim teorisi mantıklı, evet, ama onlar mercimek köftesini dışladıkları ve görmezden geldikleri için asıl noktayı ve zamanı yakalayamadılar. Mercimek köftesi bir yandan verimli topraklara tohumlarını serperken, bir yandan da çürüyordu! Bu çürüyen köftede oluşan bakteriler zamanla kurtçuklara dönüştüler. Ve en fazla 1 milyon yıl sonra modern insanın ilk atası olan "Jojohyi hayvanımsı"sı ortaya çıkmıştır. Bu iki ayağı ve iki eli olan, ancak bir goril gibi yürüyen, kuyruklu ve 6 metre boyunda bir yaratıktı. Bu yaratık kurtçuklardan evrilen kelebekler ile çiftleşti ve bu çiftleşmenin sonunda bugünkü zürafaları oluştu. Zürafaların üzerindeki benekler bu yüzdendir ve boyları bu yüzden bu kadar uzundur. Herneyse!

Şimdi size tüm nesli yok olmuş "geçiş dönemi" canlılarının seks hayatını anlatacak değilim!..

Şimdi sorarım size; "mercimekli köfteyi sevmeyen var mı?"

Marjinal görünüp "sevmiyorum" diyebilecek olanlar vardır elbet. Onlarda yukarıda bahsettiğim gibi, evrenin en büyük komplosuna ait insanlardır, aldanmayın onlara!

Hayatın, dünyanın, büyük patlamanın, varoluşun ve insanlığın mercimekli köfteden olduğunu bilen ancak bunu şiddetle inkar eden bir tarikat var. Bu tarikat bu gerçeği saklama yemini etmiştir ve 200 yıldır faaliyettedir. Çünkü bu gerçek açıklanırsa din düzeneği bozulacak, evrim teorisi kısmen patlayacak, big bang teorisi sıçızlayacak, Vajinismus kelimesi anlam kazanacak ve insanlar tekrar putperest hallerine geri döneceklerdir!

Neden bu kadar seviyoruz mercimekli köfteyi? Neden devamlı aramıyoruz ama gördüğümüz zaman en azından bir tane yemeden bırakamıyoruz?

Çünkü hepimiz genlerimizde bu gerçeği taşıyoruz! Bizler mercimekli köfteden geldik!

Devamını Oku!

Ben Neredeydim?

Merhaba sevgili okur.. Öncelikle istersen bi yerlerde birşeyler içelim? Yada bana gel? Ben size geliyim? Birbirimize dokunmalıyız? Sen bana merhaba demelisin bende sana? İletişim kurmaliyiz? (neden ki?) Yanlış anlama sevgili okur dünya ahiret okurumuzsun! (bkz : kutsal anlamlar, ifadeler, kaygilar, bilmem neler, bişiyler)
-dünyanın bütün zeki insanları zqişin!


Hepiniz iyimisiniz? Sağ loblar ne durumda?Dinlenmek, müziğe ve kendime biraz yaklaşmak için Mersin'e geldim. Beynim ne çok yoruyordu beni, "lütfen sadece 5 dakika dur!" diye çok yalvarmışlığım olmuştur. Evet lan! Einstein değilim, bunlar pusudaki bilinçaltı kontrdüşünceler. Filistin askısı, taşaa elektrik, tabanı jiletlenmiş ayaklarla düşünce zemininde yürümek.

-bu bir yolculuktu değil mi ?


Her zaman müzik dinlemeyi severim özellikle yolculuklarda hatta şehir içi ulaşımda her zaman dinlerim son ses.. Bu bir çeşit kendini onlardan ayırabilmenin ve bunu onların gözüne gözüne sokmanın bir yolu. Onları kendime düşman mı ediniyorum? evet!
Gel gelelim üzerimdeki Motörhead tişörtü ve yanımdaki 'cami imamı' ile yolculuğumuz hayli ilginç görüntülere, dayanilmaz psikolojik kusmalara, göt gibi durumlara neden oldu. Ben yer değiştirmek istedim yer bulamadık, o rahatsiz oldu, ben sinirlendim, sanirim herkes benden zaten rahatsızdı çünkü otobus her an "-tekbiiir -allahuuu ekbeer" diye bağırıcak insanlarla doluydu. fuck! yanında bir cesetle 14 saat yolculuk!

Neden ya ? 50 tl ücret veriyorsun bu kapital bi ilişki ve karşılığını vermen lazım. Biz kurban modunda hiç birşeye sesimizi çıkartamıyoruz. 'Ben' neden bütün hayatım boyunca merhaba bile demek istemediğim 'insan' tipleriyle 14 saat yolculuk yapmak zorunda bırakılıyorum ki ? Neden aynı psikolojide-tripte olanlarla olmayanlar sürekli yanyana getiriliyor ki? Aynı sorun diğer 'insan' içinde geçerli. Herşeyden öte ne zaman oldu bütün bunlar yahu? Afganistana mı gidiyorum? Bu insanlar ne zaman bu kadar çoğaldılar ve neden bu kadar uyumlu bi şekilde sürüleşiyorlar? Kendi beyinlerini öldürmüş olmaları en son sorun edeceğim şey olması bir yana bize yaşayacak yer kalmayacak, fareler gibi kaçacağız, sürekli düşünce tecavüzlerine uğrayacağız ve bu asla yargılanmayacak. Şimdiden hakim olacak olan korkunun çürümüş kokusunu alabiliyorum.


-Yolculuk bittiğinde Mersin bambaşkadır!

Ailemle nasıl frekans yakalayabileceğim acaba? Bazen onları tanımadığımı düşünüyorum, onların da beni... Ama küçükken kardeşlerimle çok güzel oyunlar oynardık ki hala saklambaç oynayabiliriz? Biz, hep beraber?

Korkuyorum; herşeyin koptuğunu görmekten korkuyorum.Gerçek'ten korkuyorum. Büyümekten bahsetmiyorum.. Kendine düşman edindiğin sürünün içerisinde aileninde olabileceği düşüncesinden korkuyorum.

Annemle tam 8-9 yıldan sonra ilk defa beraber yürüyorduk (ramazanda) üstünde askılı birşeyler vardı ve yeterince ramazanla ters bir durumdu.. Çünkü burası küçük bir yer. Cami yanından geçecektik ki annem :
-haha şu adama bak pislik! bizim site de oturuyor ama selam vermiyor günaha girecek ya!

-neye bakıyorsunuz salak kadınlar!

-iyi oldu onlar tam cami den çıkarken bende onların önünden geçiyorum! Şunlara bak, onlara göre namahremim ben! ehuae

dasfasdfsdaf annem bayaa güldürdü beni ehe güldürürken düşündürdü derler ya dsaf

En azından dinle alakası olmayan bir ailem var.. Bu güzel birşey lan? Tabii "sigortalı iş", "hadi evlen", "bu halin nolacak?", "düştün bir telin peşine" (dsfadf ne anlatmak istiyorsa babam mk?) vs. gibi dialoglarda sürüye liderlik edebilicek konumdalar eheh


-Aile ilginç bir kavram!


Bunca zaman ben neredeydim? Vallahi bende bilmiyorum.. İstanbul'a kaçarak geldim ve kaçarak döndüm. Koca bir İstanbul kaosu, öğretileri ve bedelleri.


Şimdi biraz nefes alıyorum, düşmanın ve kendimin saldırı hareketlerini çözümlüyorum. İstanbul macerası devam edecek.


Berbat geçen son 2-3 sene sonrası burası iyi geldi bana. Uzun zamandır internete giremedim, yazacak birşey bulamadım çünkü sadece kendimle etkileşim içerisindeydim hep. Okumam gereken bir sürü şey yazılmış, yazarlar ölmez vatan bölünmez!

Okurları olmayan bir blogun hayat damarları zqilmiş demektir!

Herkese merhaba:)
Devamını Oku!

Sevgili Günlük Style Bişiy Oldu Lan Bu!..

Efendim selamlar! Nasılsınız lan?

Ben şimdi daha iyiyim! Havalı sandalyemin ayarıyla oynadım ve şu an ekrana daha güzel bir açıdan bakabiliyor ve kafasına vura vura yazdığım klavyeye daha güzel bir açıdan vurabiliyorum. Aslında ne kadar basit bir denklem değil mi? En sosyalist ve hümanistimiz bile şu minik ve sevimli klavyeye ona hiç sormadan, düşüncelerini önemsemeden, bir kere bile fikrini almadan kendi fikirlerimizi kafasına vura vura yazdırıyoruz. İnsanlar teknolojiyi ne yaman kullanıyorlar!..

Neyse! Uzun zamandır şöyle keyiflicene yardıramadığım için pek mutsuzum aslına bakarsanız. Yardıracak malzemeler var elbette, ajandamda birikmiş ve son kullanma tarihi geçmiş bir kaç hikaye mevcut ama tedavülden kalkmış hissediyorum onları. Eve geldiğimde geyikçene şeyler yazabilecek kadar uygun olmuyor ruh halim. İş güç fena yorucu şeyler azizim! Psikolojik ve iş yoğunluğu olarak sıkışık bir evredeyi(z)m.

Her gün mail yoluyla selamlaşıp, muhabbet ettiğim Buket insanıyla 3 haftadır bir mail trafiği bile yaşayamadım misal. Her cuma, günün menüsünü yollayan Nurcan insanına da selam edemedim uzunca zamandır. Çoook uzun zaman önce tanımış olduğum iyi bir arkadaşım olan Özlem insanı vardı, çook uzun zaman önce "bir ara görüşelim" demişti, onunla da haberleşemedim ve Buket insanına hala lahmacun & bira kombinasyonu sözüm var; unutmuş değilim! :p Her biri aklımda ama motivesizliğin yanında kol gibi geçen maddi sığırsallıklar her yönden bağlamış durumda psikolojimi..

Yapabildiğimiz en muazzam atraksyon Çarşamba gecelerinin halısaha ritüeli. Bunun yanında sevgili Mimi Wonka'nın ismini söylemeye üşendiği (söyleyemediğinden değil, yeme bizi şimdi!) (Normal) Özkan insanı ile birlikte sağlıklı bir yaşam ve göbeksiz bir beden için sportif faaliyetlere başladık. Genel olarak iki günde bir gidip koca koca kasları olan hocalarımızın bize vermiş olduğu programları uygulayıp, değişik aletlerde, değişik hareketler yaparak kendimizi tatmin ediyoruz. Spor salonları ilginç yerler. Yani sanırım Türk insanına bir çok şeyi yasaklamak lazım. Acaip acaip adamlar var. Kocaman göbekleri var; -ki ben o kadar büyük bir göbeğin sahibi olsam İDO'da şamandıra olarak işe başlardım- ama onlar gidip sadece kol çalışıyorlar. Göbekleri kadar kolları var artık. Sonra aynanın karşısına geçip kol kaslarını izliyorlar. Ne kadar homoca bir hareket tarzı eheh. Bana öyle geliyor yani. Herkes birbirinin vücudunu kesiyor. Ağızlardan kelime olarak dökülmese bile bakışlardan çözüyorsun mevzuyu.. Daha iyi bir vücuda sahip olup, kızlara daha iyi görünmek isterken bir anda homo gibi oluyorlar, erkekleri kesiyorlar. sdmıfs. Bana öyle geliyor yani. Neyse. Benim şekilli kollarım, oynatabileceğim memelerim, slip donda taş gibi duracak bir kıçım olmasına ihtiyacım yok (çünkü zaten öyle dsıofmsdf sdfs çok güldüm lan kendi esprime) sadece göbeğimden kurtulmak istiyorum ve bunda yavaş yavaş başarılı olabildiğimi görünce seviniyorum hehe. 6 aylık peşin ödedik ama ben genel olarak işten çok geç döndüğüm için her zaman gidemiyoruz. Ama olsun, bana halterle geçen günlerim yeter!


Bunun yanı sıra ciddi kararlar almış bulunmaktayız. Güzel şeyler olacak yakında ehe ehe. Sevinçliyim çok fazla!

Sevgili günlük modunda bişiy oldu lan bu! Neyse.
Devamını Oku!

Mukus, Domuz ve Yaşam Sonsuzluğum

Tatiliz Ankaracak. Okullar, kurslar, dersanler, özel eğitim kurumları.. hepimiz domuz gibi tatiliz.

Kulak(1) burun(2) boğaz(3) ile ilgili problemlerim sayeseinde, özellikle sabahları ve gece yattığım sırada bünyeme yapışan o illet sorunlardan kurtulmak bir yana dursun, son zamanlarda her 3 kişiden birinin bahsettiği o çözümsüzmüş gibi gösterilen hastalığa bulaşmış gibi görünüyorum beni tanımayan bilmeyen insanlara.

Benim aksırma seremonilerim uzun süreli olduğu için, alışkın olamayan pek çok kurban her aksırma sonrasında yaşamımla ilgili temennilerde bulunuyorlar.

"çok yaşa"
"sağlıklı yaşa"
"iyi yaşa"
"geçmiş olsun"
"god bless you"
"fuck you"

Karşılaştığım her ilkle beraber de bir açıklama yapmak durumunda kalıyorum.. "son aksırmayı bekleyip ardından yapıştırın iyi temennilerinizi lütfen". İlk aksırmadan sonra suratımda beliren ifadede; "çok yaşamasını istediğiniz kişi şu anda sizi ne görebilecek ne de duyabilecek durumda, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz."

Alışmaya başladıktan sonra insanların tepkileri de değişiyor tabii. 3. aksırmadan sonra "ee geber lan", "noluya lean", "ehe çok yaşa be" ya da hayat tecrübelerini de cümlelerine katarak "sen kesin hasta oluyorsun hea dikkat et" öbekleri dökülmeye başlıyor ağızlardan.

İyice tanıdıklarında ise artık tamamen bitmesini bekleyip en sonuncu aksırıkta söylemek istedikleri suratlarındaki komik ifadelerle belirtiyorlar. Bazıları tamamen vazgeçtiler söylemiyorlar bile, çünkü çok yaşayacağım zaten. Bir günde ortalama 15 defa çok yaşıyorum. Artık sonu gelmeyecek bir hayata sahibim. Sen Süper Cem'sin ama ben ölümsüzüm nuhehaha. Kolu sümüklerle dolu bir ölümsüz!


En sevimli kısmı da, insanların suratlarındaki ifadeyi izleyebilmek için çabalayışım oluyor. Hem onlar hem de ben eğlenmiş oluyorum. Her aksırmada farklı ses tonları denemeye başladım artık işin eğlencesine kaçıyorum, yoksa tahmin edersiniz ki gün içinde 54379 üzeri bin kadar aksırma tıksırma hapşırma kimsenin hoşunua gitmez.

Artık asıl hoşuma gitmeyen şey ise insanların bakışlarındaki sevimliliği kaybedip "lan.." tepkisine bürünmeleri. "Acaba mı?" diye içlerinden geçirirken "ehe" tavrını da sakınmıyorlar suratlarından.

Verdiğim cevaplar aldığım tepkiye karşı hep aynı oluyor.

"Sen de."

Ama lütfen bana hastalıklıymışım gibi bakmayın lan! Biraz kinayeli oldu hastalıklı kısmı ama olsun, hem de sağlık saygı ve sevgiyle olsun.

[bu yazıyı okuyup girdiğim tribi düşünen herkese; Brazzaville'den Genoa şahaserini ithaf etmek istiyorum, ne alakası var demeyin içimdeki isyanı böyle dışa vuruyorum]

yazının sonunda da hapşırdığım iyi oldu ha :D koptum burda kendi kendime ehauhe..eğlendim.
Devamını Oku!

Vazgeçilmezler... v2

Geçtiğimiz Vazgeçilmezler... yazısının sonunda bedenim girdiği amansız savaşta yenik düşmüş ve kendisini uykuya teslim etmişti. Şimdi aklıma geldiğince yeni bir versiyon sıçmaya çalışacağım.

Metal Müzik Dinlemeye Başlayan Gençlerin Bilindik Kronolojik Tripleri...

Kaçınız geçti bu yollardan bilmiyorum, ama ben geçtim. Yani bu bahsedeceklerim gibi geçmedim ama yine de geçtim. Zira ben bu tarz müziği dinlemeye tam olarak 2002 yılının sonunda başladım. Daha önce bahsetmişimdir zaten, öyle Metallica, Iron Maiden gibi giriş seviyesi metal müzikten değil, direkt olarak bodozdan (Dark Tranquillity, In Flames ve Death o zamanlar en favori gruplarımdandı) girdim. Neyse. Metal müzik dinlemeye yeni başlayan gençliğin ilk adresi her zaman için PENTAGRAM grubudur. Old school bir fanı olurlar ve her konserine giderler. Hiç bir şekilde laf söyletmezler. Metallica, Korn, Iron Maiden ve HIM favori gruplarındandır. Fade To Black için ölürler. Bir kısmı kendisini eski bir dinleyici göstermek istediği için (geçmişini bilirim ben bu adamların olm! tribi) Cliff Burton öldükten sonra Metallica bitmiştir, Load ve Reload "rezaletinden" sonra grup müziği bırakmalı'dır. En iyi davulcu Lars Ulrich'tir, çünkü One parçasının sonlarındaki o ataklarını başka bir davulcu yapamaz. Konserlerdeki 18 yaş sınırı onlarca çok saçmadır.

Biraz ileriye gitmiş olan ve forumlardan bir şeyler öğrenmiş olanlar için en iyi davulcu Dave Lombardo'dur. Bagetlerle demir parayı duvardan sektirerek takıldığı söylentileri hayranlıkla anlatılır.


Aradan zaman geçer ve bu insanlar yeni gruplar keşfetmeye ve dünyanın Metallica ve Iron Maiden ile sınırlı olmadığını öğrenmeye başlarlar. Bu aşamadan sonra kendisinden iki sene sonra metal müzik dinlemeye başlamış ve kendisinin söylediği "geyik"leri tekrarlayan gençleri görürler ve "Pentagram baydı abi artık, Metallica zaten Load albümünden sonra bitti, zaten Dave Mustaine Metallica'da kalsaydı herşey çok daha iyi olurdu" gibisinden cümleler kurarlar ve yeni yetişen neslin hayranlıklarına küçümseme ile bakarlar.

Biraz daha zaman geçer, artık metal müziğin heavy metal ile sınırlı olmadığını keşfederşler. Death, Black, Gothic gibi akımlara kapılıp, heavy metal dinleyenlere sümük gibi bakmaya başlarlar. 18 yaş sınırı olmayan konserlerden nefret ederler. "Biz de dinledik bu müziği amk! Bu yeni nesil ne kadar özenti böyle!" diyip, geçmişlerine küfrederler... Serttirler.

Kronoloji böyle gider. Daha yazılacak çok ayrıntı var tabi ama yeter. Çünkü şeytan ayrıntıda gizlidir.

Otobüste Uyuma Numarası Yapma...

Efendim, şimdi yine kendimden örnek vereceğim. Çünkü bu site öznel insanların, kendisini açmaktan ve açıklamaktan çekinmeyen insanların sitesidir, bloğudur! moısdf Neyse. Şahsen ben pek yer vermeyi sevmem. Çok ihtiyaç sahibi birini görmezsem yer vermiyorum. Neden? Tamamiyle kıçımın sevdasından değil elbette! Öncelikle bünyeme yerleşmiş muazzam bir yorgunluk var. Beni öyle çok seviyor! Hiç bırakmıyor yakamı. Ayrıca kitap okumayı seviyorum. Otobüslerde okurum ben kitabı. Müziği otobüslerde dinlerim. Kendime zamanı ancak otobüslerde ayırabiliyorum ve bu zaman ayırmalarımı birine yer vermek için harcamak istemiyorum. Neyse. Bende durumlar bu şekilde ilerliyor. Çok yaşlı ve çocuklu birini görürsem veriyorum elbette. O kadar ayı değiliz icabında!

Neyse!

Ama bu yer vermeme işini çok profesyonelce yürüten tipler var. Bayanları zaten saymıyorum. 12 yada 27 yaşında olsun, bir bayanın (hatunun, kızın, çıtırın, manitanın, kısaca genç bir kuku sahibinin) yer verdiğini hemen hemen hiç görmedim. Sanki böyle bir misyon yüklenmiş hatunlara. "Hatunum ben, yer veremem!" şekli var bakışlarında. Hiç oralı değiller. Neden kendilerine böyle bir misyon yüklediklerini bilmiyorum ama sebepsizce gördüğüm bir diğer saçmalık ise yaşlı ya da çocuklu insanların, kucağında ve elinde çanta ile oturmuş olan 20 li yaşlarda bir pipi sahibine yaptığı baskıyı, 20 li yaşlardaki kuku sahibine yapmayışı! Hatun olunca yer vermek zorunda değilmişsin gibi. Böyle bir özellikleri yok gibi. Onlar yokmuş gibi davranıyor herkes. Neyse. 10 ila 30 yaşlarındaki kuku sahiplerinin otomatik olarak otobüslerde yer vermeleri imkansızlaşıyor bu bilinçle ve tüm yük 10 ila 30 yaş arasındaki pipi sahiplerinin omzuna yükleniyor. Bu yükten bunalmış olan pipi sahipleri zamanla kendilerini geliştiriyorlar ve evrim geçiriyorlar. En sevdiğim evrim ise uyuma numarası yapma evrimi. Pipi sahibi öyle profesyonelce uyuyor ki, yanında battaniye olsa üstüne örtersin! Duraklar geçiyor, yaşlı amcalar, teyzeler buruşmuş pipi ve kukularıyla ayakta dikilirken genç pipi sahibi koltukta misler gibi uyuma numarası yapıyor. Kirpiklerinin arasından arada bir nerede olduğunu süzüyor ve tam ineceği durağa geldiği anda zıpkın gibi fırlayıp iniveriyor otobüsten. Gözleri çakmak gibi çakıyor. Zerre uyku ve uyuma belirtisi yok herifte. Muazzam bir oyunculukla ısıttığı yatağından kalkıyor ve yaşlı kuku ve pipi sahiplerine bırakıyor mirasını. Ama gözleri çakmak çakmak, fıldır fıldır bakıyor. Öylesine huzurlu iniyor otobüsten. Çakmak çakmak gözleri.

Hatunların Kıçına Bakma Eylemi...

Şimdi efendim, geçen yazımızda bakkalımızın oğlunun kasadan beri, bakkaldan çıkan hatun kişisinin kıçına bakışını irdelemiştik. Bu arada kendisi bugün evleniyor sdoıfs Neyse. Bu gereksiz ayrıntıyı geçelim ve konumuza dönelim. Misal ben bir hatunun kıçına bakacaksam -ki bakmıyorum diyen yalancı puştun önde gidenidir- o kıç hakkını verecek bir kıç olmalı. Her kıça bakmam, o yüzden şimdi yazacağım "evrimi" ben tam olarak geçiremedim. Bunu daha sonra açıklarım elbette.


Şimdi efendim kıç sahibi hatun kişi önden yürüyorsa işimiz çok basit. Kararlı ve keskin bir bakışla önümüzde yürüyen kıç sahibinin kıçına bakarız. Anlamsız bir eylem bu gerçekten sakin bir kafayla düşününce, biliyorum. Boş boş sabit bir noktaya gözlerini dikmek kadar da basit aslında. Neyse. İşin felsefesini yapmaya gelmedik buraya elbette.

Asıl mevzu karşıdan gelen hatun kişinin kıçına bakabilmek. İşte benim eksikliğim ve gözlemciliğim burada kendisini gösteriyor. Pipi sahibi erkek kişi, hatun kişi karşıdan geliyorsa önce memelere bakar, ölçer, biçer kafasında. Sonra hemen yüzüne bakar. Bunun nedeni kızın güzel olup olmaması değil, tamamiyle "acaba bakarken yakalandım mı amk?!" korkusudur. Sonra tekrar memelere döner ve hatun kişi ile aralarında bir kaç adım kaldığı anda tekrar yüzüne bakmaya başlar. Bu bir kesişme şeklidir. Sanıyorum "Kız da bana bakar mı acaba?" şeklinde anlamsız bir soru oluşmaktadır kafasında. Genel olarak kız ona bakmaz ve kız tam yanından geçtiği anda insan oğlunun (erkek olan insan oğlu tabi) yaşamış olduğu evrimin son harikalarından biri olan o minik ve muazzam boyun hareketi ile baş döner, anlık bir harekettir bu, bir anda olup bitiverir, her namaz sonrasında "esselamın aleyküm ve rahmetullah" diye sağa sola selam veren abilerin boyun hareketine benzettiğim bir bakışla kıç kesilir, incelenir ve eylem bitirilir. Bu işler böyle yürüyor sokaklarda.

Tesbih Çekme/Sallama...

Yok hayır, dedelerinizin çektiği tesbihlerden bahsetmiyorum. Türk gençliğinin genlerine bulaşmış bir vazgeçilmezlik olan minik tesbih... Tesbih sallamak ayrı bir muazzam evrimi gerektirmektedir. Tesbih çekebilmek için gereken en büyük özellik Türk genlerine sahip olmak ve Türk genlerine sahip olduğu için inanılmaz bir onur ve gurur duymaktır. Bu iki özelliğe sahip değilseniz tesbih sallamak size göre bir özellik değildir. Omuzları hafif öne doğru çıkarırsın, kollar hafif bir eğimle açık durur, baş hafif öne çıkar ya da omuzlara doğru sinmiş durur, bakışlar serttir, ki bu tesbih sallamanın altın kurallarından birisidir, genellikle kahve önlerinde ya da köşe başlarında takılıp "gelenin de mına gorum, gidenin de mına gorum" bakışları ile etrafı keserler. Tüm bunların haricinde o beyinleri kadar minik tesbihleri, muazzam bir akrobasi eşliğinde parmaklarının arasında dolaştırırlar. Bir Türk genci için vazgeçilmezdir.

Madem Türksün, salla görsün! şeklinde bir atasözü ile bu vazgeçilmezler yazımızın da sonuna gelelim. Yeni vazgeçilmezlerimiz ile tekrar görüşene değin esen kalınız pek sevgili hastalıklı dünya okuyucuları!
Devamını Oku!

Sezon yaklaşıyor...


chopartypical by ~ChoPartyPiCal on deviantART

Kuzeyden esen serin rüzgarı teninde hissederken, kayalara vuran dalgaların objektifinde bıraktığı tuzlu lekeleri temizlemeye çalışırsın.
Çalışırsın da soğuktan parmaklarına hükmedemezsin.
Sonra bir ara verip mangal için yaktığın ateşe sırtını dayarsın.
Bir ana, Bir baba şevkati kucaklar sanki seni.
İçin titrer sıcağı görünce, masanda duran buğulu birandan ufak bir yudum alırsın.
Soğuk havaların en güzel yanı Bira'nın her daim buz kalması
ve yazın vıcık vıcık olan sahillerin yalnız seni kucaklıyor olması.
Biliyorum içimdeki melankoli beni çağırıyor,
Bu sene sezon yine yaklaşıyor.





Devamını Oku!
 

Bu Hafta Bunları Dinledik!

İzle, Eğlen!

National Geographic POD

Hastalıklı Dünya için tasalayan Simran