İçelim Güzelleşelim Köşesi

İçelim Güzelleşelim Köşesi
hımmm

Seyfi Abi ve Onun Fantastik Düşleri v.15 - Sen Ölürsen Çüküm de Ölsün Benim...

Sen Ölürsen, Çüküm de Ölsün Benim

Ohh sevdiceğim, arsız maymunum, çıtır çerez çokomelim
Gece gece düştün yine aklıma..
Duygusala bağladım sanki 23 bira içmişim gibi..
Hüzünlendim; ya sen olmazsan hayatımda diye;
Sen ölürsen, çüküm de ölsün benim...

Sen yok olursan artık hayatımdan
Artık bakamam başka hatunlara
Daş gibi kalçalara, füze gibi memelere bile...
Arada bir gözüm kaçar, içim gider belki ama, o kadar olur.
Sen ölürsen, çüküm de ölsün benim...

Ey Amazonların en afilli dişisi
Şimdi şu konuda anlaşalım ama bak!
Bu dediklerim sen ölürsen olacak sadece.
Ayrılırsak falan ölmesin çüküm!
O zaman affetmem, koşarım hatunların ardından...
Ama sen ölürsen, çüküm de ölsün benim...

Ama ey ömrü uzun olasıca sevdiceğim
Sen en iyisi ölmemeye bak!
Öleceksen de yaşlanınca ölmen en iyisi.
İşimiz bitince, kuşlar artık ötmeyince falan hani?
Tamam, duygusalız falan ama bu da bi ihtiyaç neticesinde..
Neyse;
Sen öleceksen, çüküm de ölsün benim...


Tıklım tıklım dolmuşlarda yer verdiğim kuzu!
Der ki Aşık Seyfi;
Harcama ulan gençliğimi!
Yeminle bakmam sağa sola, uçan kuşa!
En taş memeye, en cillop kalçaya..
En cenıfır lopeze bile sadece gözümün kenarıylan bakarım,
İçimde sızlar sevginin alevi, gözlerim buğulanır duygudan, göremem memeleri...
Sen ölürsen, çüküm de ölsün benim...
AMA NOLURSUN ÖLME LAN!
Ohh beybi... N'olursun ölme lan...
Çüküm de ölmesin...
Devamını Oku!

En Son Neler Okuduk...

Efendim selamlar! Nasılsınız? Beni soracak olursanız gayette normalim işte. Hala indirdiğim cover parçaları dinliyorum. Yirmi yıl daha dinlesem bitmezler gerçi. Sanırım 5bin civarında kendileri. Neyse.

Yine son zamanlarda okumuş olduğum kitaplardan bahsedeceğim.

Franz Kafka - Dava

Cümlelere nasıl başlayacağımı bilemedim gerçekten ehah. Okuduğum en (doğru kelimeyi bulabilmek adına beklenen bir dakika ve sonra vazgeçip ilk aklına geleni yazma) kasınç kitaplardan bir tanesiydi. Kasınç derken, kötü anlamında değil, geriyor resmen kitap adamı. İlk başlarda bir kara mizah gibi başlıyor, kahramanımız bir gün evine gelen bir kaç adam tarafından tutuklanıyor, ne bir suçlama var, ne suça dair bir kanıt. Sadece tutuklanıyor ama tutuksuz yargılanıyor. Kitap, bu nereden çıktığı belirsiz olan ve sonuçlandırmak için hiç bir şey yapamayacağınız dava'yı anlatıyor. Gerçekten geriyor insanı ehaha.. Bu gerilim dolu kara mizah içersinde giderken kendinizi bir anda kitabın sonunda buluyorsunuz ve bu zamana kadar aslında sadece kara mizah diye kendinizi kandırdığınız kitap, müthiş bir sonla çarpıyor yüzünüze... Kitap bittiği anda kapatıp yaklaşık 5 dakika boyunca sabit bir noktaya bakıp gelişen olayları düşündüm, sonucu düşündüm, neden ki? dedim saçma bir iç sesle... Gerçekten sıkı bir kitaptı.

Charles Bukowski - Büyük Zen Düğünü

Bu adamı seviyorum abicim! Bu kitabı kısa öykülerinden oluşuyor. Son zamanlarda değişim gösterdiğini düşündüğüm kişisel düşüncelerimde, bu garip berduş adamın çok büyük etkisi olduğunu inkar edemem. Hayatın içinden kısa öyküler var bu kitapta; işinden nefret eden işçi, son parasını alkole veren alkolik, sefil hayatlar, ruhsuz sevişmeler... Normal hayatta olan ve gözlerimizin önünden kaçırılan bir ton ayrıntı, hayat anlatılıyor bu kısa öykülerde. Bukowski kendisini yazıyor bu öykülerde. Kendi yaşamını, çevresinde gördüğü gerçekleri yazıyor. Belki abartıyor, belki iyi bir uydurucu. Ama bu işi gerçekten iyi beceriyor. Kullandığı dili seviyorum. Olduğu gibi, anlatmak istediğini gayet açık bir şekilde anlatıyor, sözü hiç uzatmadan, bir mesaj kaygısı olmadan çocuğu koyuyor ve sonuçlarını düşünmüyor. Bu adamınki kadar hayal gücüm olsun isterdim şahsen eheh..

George Orwell - Bin Dokuzyüz Seksen Dört

Son zamanlarda demiyim, hayatımda okuduğum en iyi kitaplardan birisiydi sanırım. Yıllar önce televizyonda filmini görmüş ve bu blogda Carcass adlı İngiliz Death Metal grubunun Room 101 isimli parçasının o filmden esinlenmiş olabileceğini yazmıştım. Ancak filmin adını anımsayamamıştım; ki o zamanlar filmin bir kitap uyarlaması olduğunu da bilmiyordum. Neyse, sağolsun Mimi Wonka yorumuyla beni aydınlatmıştı o zaman ve bu kitabın varlığından haberdar olmuştum. Yıllardır aklımdaydı bu kitabı almak ve geçenlerde Idefix'te dolaşırken görünce attım sepete.

Kitapta yaratılan dünya, karakterler, olaylar muazzam bir biçimde kurgulanmış öncelikle. Kitap hakkında bir araştırma yapmadım ve bunu diyen belkide ilk benim ama zamanın Nazi Almanya'sına gönderme var gibi geldi bana. Gözleriyle sizi her zaman takip eden Büyük Birader posterleri (ki bu Adolf Hitler olmalı) ve sosyalist devrim adı altında yapılmış bir devrim sonrasında oluşturulan baskı düzeni ve bu düzende sırf devlet için çalışan, sorgulamayan, düşünmeyen, sadece verilen emirleri yerine getiren insanlar... Kahramanımız yıllardır bu yalanlara inanıyormuş gibi yapıyor, kurallara uyuyor ama içinde bir yerlerde cevaplanamayan sorular barındırıyor. Gerçekten muazzam bir kurgu var. İnsanları köleleştirmenin, tek düze haline getirmenin, makineleştirip düşünemeyen varlıklar haline getirmenin resmini çizmiş yazar. Hikayenin gelişme ve sonuç bölümlerini beğenmeseniz bile bu yaratılmış "gerçek" dünyanın sizi etkileyeceğine eminim.

Tom Hodgkinson - Tembel Ayaklanması (Yan Gelip Yatmanın Manifestosu)


İşte bana yeni ufuklar açıp, düşüncelerimin temelini oluşturan tabanın yerine biraz daha eklemeler yapan bir kitap daha! Kitap, Idler isimli bir derginin sahibi tarafından yazılmış ve isminden anlaşılacağı gibi amacı sadece tembelliği övmek.. Tembelliği överken, sadece yan gelip yatın, çalışmayın, gibi salakça cümleler kurmuyor elbette. Ama okuduğunuz zaman bir çok yönüyle hak veriyorsunuz adamın düşüncelerine. Kapitalist düzene ve Endüstri devrimine karşı yardıran bir kitap diyebiliriz kısaca. İnsanların daha az çalışarak, daha az ofislerde hapsolarak, daha fazla eğlenerek ve daha fazla uyuyarak; işyerlerine, topluma ve kendilerine daha yararlı bireyler haline gelebileceğini anlatmaya çalışan ve okuduğunuzda hakvermekten başka bir şey yapamayacağınız bir kitap. Şahsen bu kitabı benim yaptığım gibi sabah işe giderken okumayı denemeyin ehuaha. Tam bir kabus. Adam biraz daha uyuyun, diyor ve ben, otobüste geç kalma telaşı içersinde iş yerime ulaşmaya çalışırken bu kitabı okuyorum.

kitap: biraz daha uyuyun.
süpercem: tamam oldu amına koyim!

Kabus. Ama bana çok şey kattığını söylemeliyim. Bu kitabı okuduktan sonra kendi yeteneklerimi ve becerilerimi gözden geçirdim açıkçası. İncik boncuk mu yapsam, su mu satsam, sokak çalgıcısı falan mı olsam lan?! şeklinde bin türlü düşünce geçti kafamdan ama bu gibi konularda beceriksiz olduğuma kanaat getirdiğimde tekrar yazıcı tamir etmek üzere tornavida tutuyor olarak buldum kendimi. Neyse. Tüm günümü çalışarak geçirmekten nefret ediyorum ve bu kitap aslında insanlığın buna mahkum olmadığını fark etmemi sağladı.

Bu konularda çok fazla kafa yordum, çok fazla düşündüm ama kapitalist düzeni yıkmanın Bin Dokuzyüz Seksen Dört romanını yazmaktan çok daha zor olduğuna eminim. George Orwell'in Bin Dokuzyüz Seksen Dört kitabındaki devrim kapitalistleri yok ediyordu ama kurtardığı insanları, kendi kölesi yapıyordu. İşte bu son okuduğum üç kitap köleliğimizin baki olduğu konusunda uyandırıcı etkide bulundu bana. Rejimlerin hiç bir önemi yok ve aslına bakarsanız belki şu anki rejim sağcı bir rejim olmasa sosyalizmi bile umursamazdı bir çoğumuz. O da bir şekilde bizi tulumlar içine sokup, "çalış!" diyecek, "devlet için çalış!". Bu da kapitalizmin başarısızının baki olduğu anlamına gelmiyor mu? Her türlü rejimde tek gerçek olan şey çalışmak, çalışmak ve çalışmak. "Çalışmazsak yok oluruz" tribi. Sosyalizmin tek farkı belki biraz daha sosyal hak, ha? Bilemiyorum. Düşünüyorum ve okuyorum sadece...
Devamını Oku!

Death Metal! Kill Them Pigs!

Açlıktan nefesim kokabilir ve hatta faturaları ödeyemeyebilirim.

Çok sevdiğim birayı ve şarabı istediğim zaman alamayabilirim.

Belki 20 dakika daha fazla uyuyabilmek uğruna artık minibüse bile binmem.

Halısaha maçlarımı yaparım ama, bundan taviz veremem.

Neyse!

Ama bu yaz bu konserlere gitmemek gibi bir şansım yok!

Başlıkta Possessed'in efsanevi parçası "Death Metal"in sözlerini görüyorsunuz ve benim ne kadar hastalıklı bir Death Metal fanı olduğumu bilenler için sevindirici bir yaz olacak! 20'li yaşlarımın başlarından itibaren beni öküzsel zevklere, hiç umulmadık tatminlere ulaştıran Death Metal adlı dünya üstü müziğin en taşşaklı grupları bu yaz Türkiye'de olacak. Gerçekten çok heyecanlıyım...

Hep isterdim, hep hayal ederdim; "şu grup gelse, şunları canlı izlesek, hede, hödö".. Yaş geçti, eski gazımız, eski direncimiz kalmadı ama sonunda geliyorlar hehe!

Mevzuya ilk olarak baharda Amerika - Florida diyarlarından Deicide ile başlıyoruz. Konser İstanbul / Studio Live'da ve indirimli ön satış ile biletler 35 liradan satışa çıktı. Ben bugün bileti aldırıyorum! İndirimli biletler 15 Mart 2010'a kadar satışta olacak. Bu tarihten sonra 50 liradan ve kapıda ise 60 liradan satılacak. Florida'nın su katılmamış "Tanrı düşmanlarını" canlı canlı görmek ve hep bir ağızdan "Fuck Your God!" diye bağırmak için sabırsızlanıyorum hehe



Her zaman söylemişimdir, Hollanda'dan 4 tane ilkokul çocuğu Death Metal grubu kursa, onu bile dinlerim! Yıllarca Gorefest ile coştuk, Asphyx'in The Rack albümü ile azdık ve daha niceleri ile tatmin olduk. Onlarca Hollanda aygırı sayabilirim tabi şu an ama kafanızı bulandırmayalım şimdi eheh. Asphyx'in o lanetli vokali Martin van Drunen ile kafamızı tekrardan patlatmaya kararlı olan Old School Death Metal grubu Hail Of Bullets 12 Haziran 2010'da Türkiye'de!.. Kesinlikle Old School! Biletler 30 liradan ön satışa çıktı ve ben bunu da bugün alıyorum. Çok mutluyum lan! 15 Mart 2010'dan sonra biletler 45 liraya yükselecek, bilginiz olsun. Konserin mekanı sanırım Studio Live olacaktır.

Yaz geldiğinde yine festival dönemleri başlıyor elbette. İlk olarak İnönü stadyumunda hayallerimizi zorlayacak bir grup kadrosu ile karşılaşacağız. Metallica, Rammstein, Slayer, Megadeth, Anthrax gibi dev gruplar Sonisphere Festival etkinliğinde boyun kireçlenmelerine karşı bize antreman yaptıracaklar. Bilet fiyatlarıyla ilgili henüz bir bilgim yok ama yakında açıklanır.

Bu yazın festival bağlamında en taşşaklı festivali ise Unirock'tan gelmiş. Mekan olarak Maçka Küçükçiftlik park'ın seçilmiş olması tamamen bir talihsizlik bence. Böyle bir festival için tamamen saçma bir mekan. Bu tarz festivallerin doğada yapılması gerektiğini düşünüyorum ama malum, kendini "aydın" olarak gören metal müzik dinleyenler bile her festivalde doğanın anasını ağlatıyorlar. Sanırım bu yüzden son yıllarda yapılan festivallerin hepsi şehrin göbeğinde oluyor. Neyse. Mekan olarak tırt olsa bile en azından evimize yakın :p Bu konsere gelecek gruplar ise tamamiyle uçuk. Extreme müzik seven insanları gerçekten heyecanlandıracak bir Line Up olmuş. Özellikle OBITUARY benim gözlerimin yerinden fırlamasına yetecek kalitede bir grup. Florida ve onun taşşaklı Death Metal'i işte hehe.. John Tardy'nin hastalıklı vokalini canlı olarak izlemek için sabırsızlanıyorum gerçekten.

Bir diğer bomba grup ise Cannibal Corpse! Holy shit! Yine bir Florida klasiği hehe..

Gerçekten heyecan verici. Cannibal Corpse ve Obituary gibi iki grubu izleyebileceğim için kendimi gerçekten şanslı hissediyorum. Yıllardır bu yıl gelmesi kesinleşen grupların konserleri gibi konserleri hayal edip durmuştuk genç bünyemizle. Kısmet bu zamanaymış. Geç olsun, güç olmasın diyelim eheh.

Unirock'ın bilet fiyatları indirimli ön satış ile kombine bileti 65 lira. Süper kombine alırsanız 110 lira. Süper kombinenin şöyle bir faydası var; her konseri sahne önünden izleyebileceksiniz ve festival tişörtü size beleş olarak hediye edilecek. İndirimli satışlardan sonra normal kombine 100, süper kombine ise 150 liradan satışa sunulacak. Tek günlük biletler ise indirimli olarak 50, kapıda ise 65 (burasını salladım, tam rakamlardan emin değilim tek günlüklerin :p ama bu civar bir şeydi işte, ne fark eder amk.) lira olacak.

Maaşımın geri kalanını alınca bu indirimli kombineden alıp huzura ereceğim.

Bu sene konser haberleri açısından iyi başladı. Hepsine gidip, hepsinden sağ salim bir yanımızı kırmadan çıkabilirsek ne mutlu ehehe

Eski enerjim olmayabilir ama hiç bir güç beni pogo yapmaktan alıkoyamaz sdmfsm En azından bi girer çıkarız, ne var yani?!

Heyecanlıyım. Gerçekten heyecanlıyım..
Devamını Oku!

Hastanın Şarkısı: Sepultura - Angel (Massive Attack)

Haha! Oğlum resmen bir haftadır elimizi bile sürmemişiz buraya lan?! Kendime hiç yakıştıramadım adeta. Tamam, genellikle kendimi tekrar edip duruyorum burada, biliyorum ama iki tane "Hastanın Şarkısı"nın üst üste gelmesini şahsen pek gülerek karşıladım. Neyse.

Oğlum çok mutluyum lan! Adeta sevinçlikten çılgıncana zıplıyorum havalara. Saatlerin neredeyse "gece" olarak tabir edildiği bu zamanlarda müziğin sesine bu kadar abanmam bu sevincimden kaynaklanıyor. Sevincimin kaynağı ise; yine saatlerin neredeyse "gece" olarak tabir edildiği bu zamanlarda dinlediğim müzik. Hehe. Oroborus.

Neyse.

İnternet denen şu muazzam güzellikten, taşşağı öpülesi bir abinin yılların emeğini ve birikimini sunarak hazırlamış olduğu bir arşiv indirdim. Metal ve Rock piyasasında yapılmış "neredeyse" tüm cover parçaları barındırıyor bu arşiv ve ben bu güzide arşive sahip olduğum için çok çılgıncana sevinçliyim lan! Çok mutluyum. Açtım sesi, verdim şarabı damardan, yaslandım arkama, resmen OH MİS! lan, resmen OH MİS!..

Bu bağlamda size bu hafta bir Cover parça sunacağım Hastanın Parça'sında. Tüm arşive henüz göz gezdiremedim, zira daha inmemiş partları var ama bulabildiklerim arasından en heyecan verici olanını koymuş olduğumu düşünüyorum.

Massive Attack denince bir çoğunuzun aklına Angel parçası gelir ve metal müzik denince bir kaçınızın aklına Sepultura gelir. ;)

Sepultura'yı son bir kaç yıldır hiç takip etmesem bile Sepultura lan işte! Az coşmadık Territory ile eheh...

Sepultura'dan Angel cover'ı... Gerçekten extreem müziğin tadına varabilmişler ve Massive Attack denilen puştların ne kadar hastalıklı müzikler yapabildiğine gözleriyle şahit olabilmişler için tadından yenmez bir parça çıkmış ortaya. Şahsen ismini görür görmez heyecanlandım. Buna karar verene kadar en az 5 tane cover geçti aklımdan, bir kaç tanesini yazdım bile, sonra sildim. İyi ettim!

Selam olsun tüm extreem müzik tutkunlarına! Ve bu yaz hayatımızı düdükleyecek metal konserlerinde omuz omuza çarpışacağımız metal brother'lara...

Dip not olarak belirtmek isterim ki; biliyorum, müzik sever insanlarız ve hepimizin arayıpta bulamadığı cover parçalar olmuştur. Bu bağlamda aklınıza takılan rock, metal konseptinde bir cover parça varsa sorabilirsiniz. Aynen mail adresinize çakarım, affetmem. Zira ÖKÜZ GİBİ ARŞİV VAR LAN! ÇOK MUTLUYUM ADETA!

Devamını Oku!

Hastanın Şarkısı: Eddie Vedder - No Ceiling

Christopher McCandless



Eddie Vedder - No Ceiling

Uzun ayrılıklar beni mutlu ediyor. Bu aslında mutlu gitmeyen bir hayatın bilinçaltında yarattığı bir sonuç.


Uzun ayrılıklar, düşünmemek için sarfettiğim bütün özverimi bitiriyor.

Keza düşünmek canımı sıkıyor.

Aklıma geliyor yaptığım iş, çalıştığım insanlar...


Sonra çizdiğimi sandığım yolun, aslında sahile çok yakın olduğunu görüyorum. Bir dalgaya bakıyor yitikliğim. Silineceksem bir dalgayla büyük bir dalga olmalı, çizdiğimse daha anlaşılır.

Uzun ayrılıklar bir başka hayat şansı veriyor bana. Başka bir kimlik, başka yatak, başka yastık. Böylece ardımda bıraktığım yaşantıya daha gerçekçi bakmama neden oluyor. Düşündürüyor, bir bakıma üzüyor.

Kaybettiğim koca zamanlar için...

Geçen zamanı bir kayıp olarak görmek "hayatın sillesini yemek", Tecrübe edinmek, vesaire...

Daha yetmedi mi bu kayıp diye soruyor insan.

Şu yaşantımın en sevdiğim yanı, bu uzuuun ayrılıkları yaşatıyor olması.

İki haftaya yakındır Balıkesir'de, henüz gitmeden önce izlediğim Into The Wild filminin bıraktığı muhteşem izlerle çalışmaktaydım.

Öyle ki dağlar bana, ben dağlara, iş bana, ben dağlara, personel bana ben yollara, şeklinde gidip gelmelerle bitirip geldim sonunda. Bir müddet daha beraberiz. En azından bu beraberlikten dolayı mutlu olduğunuzu varsayıyorum. Hadi amaaa bana bir şans verin.

Kendimi Christopher McCandless gibi insanlara sevdirebileceğimden kuşku duysamda, o yollardan geçmeyi düşünmek bile bana huzur veriyor.

Çünkü bende "İnsanı az sevmem, ama Doğayı Ondan çok severim."

Christopher McCandless!

Senin bittiğin yer, bizim başlangıcımız olsun.

Ve Eddie Vedder!

Yarı Kızılderili insan, Hasta'nın şarkısı senden olsun.



Yazar notu; Filmi izleyip, mp3 player'a yüklediğiniz Eddie Vedder müzikleri eşliğinde tutmayı amaçladığınğız yolu buraya yazın ki Dünya küçük demeyelim.



(Süper) Cem'in isteği üzerine...




Eddie Vedder - Society

Buda benden olsun kuşağı...




Eddie Vedder - Long Nights

Devamını Oku!

Moritanya'da Olaydım Şimdi, Ne Güzel Olurdu!...

Efendim selamlar! Nasılsınız? Afiyettesiniz işallah?

Beni soracak olursanız, güzel bir yemek yedim, güzelce şarabımı yudumluyorum. Dünya içince güzel lan! Abarttığımı düşünenlerle şu andan itibaren görüşmek istemediğimi açık açık söylüyorum. İnsanlar, tüm insanlar içse bence dünya daha güzel bir yer olurdu. Düşünsenize, herkesin kafası çıtır, çakır, misler gibi muhabbet ediyorlar. Çok içmicen ama, duracağın yeri bileceksin, sonra güzel olmuyor. Tadında içtiğinde alkol bence dünyanın en güzel şeyleri arasında ilk beşe rahatlıkla girer. Bi kere insanın zihini açıyor! Gerçekten lan! Alkol aldığım zamanlarda olayların hiç görmediğim boyutlarını görüyorum, algılarım inanılmaz çalışıyor. Normal insan zekasına erişebilebiliyorum bile! msdoıfas

Ki böyle zamanlarda müzik dinlemek bana inanılmaz haz veriyor. Konserlere gittiğimde domuz gibi içmem bu yüzden. Konsere gidiyorsan içeceksin arkadaş, yoksa çıkmıyor zevki. Yok, yine çıkar ama, böyle öküzcene içeyim, algılarım iyice açılsın, yorgun kaslarım gevşesin falan; öküzler gibin pogo yapayım, kafa göz gireyim sevgili metaldaşlarıma falan. Konser dediğin olay böyle güzel. Ama bunu diyince aklıma geldi; hatunlara bu konuda çok üzülüyorum. Pogo yapmanın hayvani zevkini yaşayamadıkları için gerçekten üzgünüm. Hayvani zevkler tatmak iyidir. Zira hepimiz direkt olarak maymundan geldiğimizi iddia edemesem bile bi çeşit hayvandan evrildik. Yani en azından ben böyle olduğunu düşünüyorum şu minik beynimle. Ancak, gelgelelim, biz erkeg insanlar konser meydanlarında birbirimize en içten sevgilerimizle kafa göz girerek bu "ne idiğü" belirsiz hayvan atalarımızla bir empati kurabiliyoruz, bir sinerji yaratıp onlar gibi davranabiliyoruz. Ancak hatun kişiler sadece kenarda durup papağan kuşu gibi kafa sallayabiliyorlar. EY HATUNLAR! Biz papağandan gelmedik! Biraz atalarınıza yaraşır şekilde eylenin lan bence! :s Neyse.

Müziği kafam tatlıyken dinlemek güzel oluyor çünkü daha önce bahsetmiş olduğum gibi algılarımın hassaslığı on numara açılıyor. Tüm gitarları, tüm davulları, tüm egzantirik vokalleri ben yapıyormuşummuşçasına hissedebiliyorum. Beynimin içinde hayatımda hiç bir zaman öğrenemediğim notalar dönüyor. Sanki ver elime gitarı, o an Bill Steer gibi gitar çalarım, Dave Culross gibi davul çalarım. Ama gerçek anlamda elime baget ya da pena versen eşşekler gibi sıçarım lan sdmofs Hiç beceremiyorum valla. Hatta, yıllar önce bir arkadaşımın gaza gelip almış olduğu gitar vardı. Nijerya'ya çalışmaya giderken bana bıraktı gitarı. Görebileceğiniz en boktan gitar. Yani gitar çalabilenler söylüyor öyle olduğunu, ben anlamam. Bana sorsan; ÜFF GİTARA BAK derim. HARİKA GİBİ DURUYOR LAN diye eklerim en fazla. Neyse işte. Aradan yıllar geçti, en fazla 5 kere elime almış ve 5 saniye sonra bırakmışımdır. Geçenlerde bi bakayım lan şuna dedim, ne var lan, çalarım ki ben bunu! dedim. August Rush filmindeki çocuk gibi yatırdım gitarı kucağıma, tellerine vurmaya başladım ve en alttaki en sikko sesi çıkartmaya çalışan tel koptu amına koyim. Kaldı elimde. Diğer 5 telle çalmaya devam ettim. Yani çalmaya derken, bu sizi aldatmasın. August Rush filmindeki çocuk çalabiliyordu ama ben, şahsen, bizzat biraz daha anasını ağlattım elektro gitarın. Sonra koydum kenara. Duruyor öyle. Yani alkol algılarımı açıyor olabilir ama kesinlikle yetenek konusunda sıçışların en kralını yaşamama engel değil...

Şu bizim böyyükşeğer belediyesine diyecek söz bulamıyorum. Benim bildiğim kadarıyla belediyeler halka hizmet amacıyla kurulmuş organizmalardır. Şehirdeki yada ilçedeki yol bakımı, temizlik blah blah gibi bakım işlerini yaparlar falan filan? Belediyeler hizmet için vardır yani? Ya da ben öyle biliyorum. Neyse. Ama bizim buralarda belediyeler en kral ticaret kafasına sahip adama ticaret dersi vermiş adamlardan kuruluyor. Her şeyden para kesiyorlar, her şeyden para kazanmaya çalışıyorlar. Tamamen ticarethane mantalitesi. En büyük soygunları ulaşımdan elbette. Geçenlerde bahsetmiştim, aylık mavi kartın ücreti 110 Lira ve bir ayda 200 basım hakkı tanıyorken 160'a düşürüldü. Ki bundan birkaç yıl önce böyle bir sınır da yoktu. Aylık ücretini veriyordun ve ücretsiz olarak işini görüyordun ya da dolaşıyordun. Parasını verdin sonuçta, ne yaparsan yap. Ama şimdi ticarethane mantalitesine ters düşüyor tabi böyle gezmek tozmak falan. Onların kafalarında belirlemiş oldukları standartlara uyman lazım. Onların dilediği kadar gezebilir, onların uygun gördüğü kadar para ayırabilirsin kenara.

Şimdi ayın 28'i ile takip eden ayın 5'i arasındaki zamanlarda doldurulabilen mavikartlar artık 1'inden 1'ine doldurulabilecek. Yani arada kalan 3 günde bile gözleri var. Kimilerinin erken bitiyordu mavi kart kontörleri ve 28'inde doldurup devam edebiliyorlardı seyehatlerine. Şimdi erken bitme durumlarında öpe öpe tekrar akbil denen saçmalığı doldurmak zorunda kalıyorsunuz. Cebinizdeki her kuruşta gözleri var adamların.

Açıköğretim fakültesine tekrar kayıt oldum bu sene. Aralık 15'te pasonu gelip alabilirsin dediler, gittim, Ocak'ta gel dediler, gittim, 15'inde gel dediler, gittim, şimdi "Şubat 15 gibi bi arayın" diyorlar. Her gidip gelmem bir maliyet zaten ama bunu geçtim bile ben. Öğrenci mavi kartı 60 lira. Öğrenci kartını yani pasosunu alan insanlar 110 yerine 60 lira verecekler. Böyühşeğer belediyemiz kelle başından 50 liranın hesabına aylardır sallıyor pasoların teslim zamanını. Aylardır sömürüyor insanları.

Belediyecilik anlayışı A.K. partisinden sonra iyice değişti, bir haller oldu. İnsanlar "ay ne güzel metrobüs, ay ne güzel çöpçü abi, ay ne güzel çim dikiyorlar, ay ne güzel asfalt yapıyorlar" diye kendilerini kandırıp, bu dolandırıcı zihniyete oy vermek için kendilerini kandırıyorlar. Metre karesi 2 bin liraya gelen asfaltı döküp, altı ay sonra kazıyorlar ve tekrar asfaltlıyorlar. Kar yağdıktan sonra insanlar seviniyor "ay ne güzel dozer yolladılar mahallemize, yolları açıyorlar, yaşasın belediyemiz" diyorlar ancak o dozer o asfaltın anasını ağlatıyor; tabi bunu düşünen yok... Şu okumamış diye üzüldüğümüz halk aslında master, doktora derecesine kadar gitmiş durumda Tabi koyunlukta..

Bi de bu aralar şu dikkatimi çekiyor. Çok değil, daha bir iki ay öncesinden milleti korkudan öldürdüler, insanlar haremlik selamlık oldular domuz gribi olmayalım diye. El tokalaşmak abes, öpüşmek ise gerizekalılık seviyesine ulaştı. Haberlerde "bugün domuz gribinden 3 kişi daha öldü" diye anlatıldı her akşam ama nedense hiç birinin adı ve yeri açıklanmadı. "Halkı paniğe sevk etmek istemediler" tabi; ki aslında bu şekilde halkı paniğe sevk ettiklerinin gayette bilincindeydiler. Neyse. Kara kış çok pis geldi, bokumuz bile dondu, çıkamadı büzükten kaç gündür ama hiç yok haberlerde domuz gribi falan? Noldu lan bu domuz gribine? Kimse ölmüyor mu artık domuz gribinden? Öpüşebilir miyiz artık? Atış serbest mi hacılar? LAN BU KADAR MI MAL YERİNE KOYUYORSUNUZ İNSANLARI!

Çok sinirlendim.

Takmaya başlamışken şu dizilere de takayım bari. Bi' dizi vardı ATV'de. Kapalıçarşı diye. Dizi zihniyetinden nefret ederim, ki bu diziyi de izlemiyordum zaten. Arada yemek falan yerken denk geliyordu bakıyordum. Sıkı bir metalci olduğunu bildiğimden dolayı sempati duyduğum başrol oyuncusu olan Nejat İşler diziden atılmış. Sebep? Sete alkollü geliyormuş, disiplinsizmiş.

Yine yemekten yemeğe denk geldiğim bi dizi vardı. Gençlik dizisi style. Neydi lan adı dsıofs. Dur google'a soralım. Kavak Yelleri. Orada oynayan bi karakter vardı Efe isminde, elemanın oyunculuğunu beğeniyordum, izlerken, izlediğim kadarıyla eğlendiriyordu beni. Geçenlerde gördüm," lan bu eleman nerde" dedim ablama, o da atılmış. Disiplinsiz ve başına buyruk birisiymiş.

İkisinin de diziden atılma şekilleri aynı; ikisini de öldürmüşler.. sdmıfs

Bildiğim bir şey varsa, o da sanatçı kişiliğin özgür ruhlu olmasının gayet normal olduğudur. Sanatçı olmak bile bi garip Türkiye'de amk. Belli kalıplara sokulmuş, asker gibi emirlere uyacak, disiplinli olacak, patronun/set amirinin/yönetmenin sözünü dinleyecek falan? Bu ne lan?! Sikindirik manken oyuncularla, posası çıkmış ve açlıktan ne yapacağını şaşırmış eski yeşilçamcılarla ya da ünlü olmak uğruna hangi yönetmenle yatacağını şaşırmış çıtırlarla devam eder bu dizi sektörü. Arada bir iki tane sanatçı ruhlu iyi oyuncu çıkar, onları da itinayla "öldürürüz".

Halaluyah!

Hasta kalınız efendim, sevgiler..
Devamını Oku!

(Süper)Hasta....

Efendim selamlar! Nasılsınız? İyiyim ben.

Yine sırf canım bir şeyler yazmak istedi diye yazmaya başladığım yazma ritüellerinden bir tanesini daha gerçekleştiriyorum. Ve bu sizlere hemen "yine aklımda bir şey yok" kelime grubunu anımsatabilir. Ki normal olanda bu olmalı zaten. Alışık olmalısınız sevgili kemik kadrom...

Bu aralar oldukça yoğun bir biçimde film izlemekteyim ve indirmekteyim ama filmler hakkında zırvalayasım yok. Zira ben filmleri sadece izliyorum. Ya da böyle olduğuna kanaat getirdim. Film bloglarını ya da herhangi bir sitede film yorumlarını okuduğum zaman, kendimi filmleri sadece izlemiş gibi hissediyorum. "Millet neler çıkartmış lan filmden?!" Oysa ben x kişiye göre, oyuncunun orada Y düşünceyi anlattığı sahnede kıçımı kaşıyordum! Filmler hakkında zırvalayanlara bırakmak lazım bu işi. Buna kesinlikle kanaat getirdim. Ben sadece izleyip "güzelmiş lan" diyebilenlerdenim. Filmde kim oynar, kim yönetir gerçekten pek sallamıyorum. Sallasam zaten bunca rezil filme sonuna kadar dayanmazdım. Sonuna kadar dayanabilmeyi seviyorum ve bu açıdan sabrımı zorlayabilecek çok az film olduğunu düşünüyorum. İğrenç filmlerin hastasıyım.

Şarap içiyorum ve yarısı bitti. Yarısını yarın saklamak bence akıllıca olur zira bu saatten sonra içtiklerimin bana bir yararı dokunmayacak ve yarın kalkmamam için büyük bir istekle yatağa çivileyecekler beni. Ki zaten iş günlerinde yataktan kalkmaktan nefret ediyorum. Tatil günlerinde "zıpkın gibin, fişşşek gibin" yataktan fırlıyorum, 08:30 da cin gibi bakıyorum dünyaya ve yatak bana dar geliyor ama iş günlerinde bilinçaltımın ve aslında bilinçüstümün yoğun baskısıyla yataktan çıkamıyorum. Uyudukça uyuyasım geliyor. Bıraksan akşama kadar yatarmışım gibi geliyor. Ama biliyorum ki şirketi arayıp "ben bugün gelemiyorum, çok hastayım" şeklinde bir yalan uydursam bile yine gözüme uyku girmeyecek. Bu tamamiyle "iş" olgusunun bünyeme salgılamış olduğu ruhsal hezeyan.. Bu konu hakkında uzun uzadıya yazmak istemekteyim ama yeri burası değil. Yani bu yazı değil.

Seyfi Abi'yi özledim lan. Nerede o, gören var mı?

Tekel işçilerinin direnişlerini gazetelerde okuyabilen var mı? Gören var mı onların neler yaşadıklarını ve ne uğurda bu soğukta üzerlerine giydikleri kefenlerle Ankara'da göze aldıklarını sistem uşaklarının ve kalemşörlerin satırlarında? Olmaz. Göremezsiniz. Siz onlara yani sistem uşaklarına bakmaya devam ettiğiniz sürece göremeyeceksiniz. Onlar oradalar hala, devam ediyorlar eylemlerine ve adaletsizliğe karşı çığlıklarına... Onları görün, onları hissedin. Fırsatınız varsa çadırlarına gidin. Bir iki kelam edin. Manevi desteğinizi götürün onlara. Onların direnişlerinin boşa olmadığını, onları koca 72 milyon içinde görenlerin olduğunu gösterin. Bunu hakediyorlar...

Hastalıklı öyküler yazmaya devam edeceğim. Aklımda bir çok saçma sapan hikaye var. Bildiğiniz deathsidestory saçmalıkları.. Ama aklımdakileri yazıya dökmek için ayrı bir motivasyon gerekiyor sanki. Aklıma geldiklerinde yazacak zamanım olmuyor, yazacak zamanım olduğumda canım istemiyor. Böyle saçmalık doluyum.

Ve evet, yatma vakti ve yine birilerini zengin etmek için ertesi güne uyanma vakti. Hepimiz için. Bir çoğunuz için.. Elinize ne geçiyor ve bu hayattan ne kadar mutlusunuz, bunu düşünmek size kalmış.

Neyse. Hastalıklı kalınız, sevgiler..
Devamını Oku!

Hastanın Şarkısı: RockerJoker - Америка (America)

Yeah yine bir doğum günü pastası. Moruk bu meyveli pastalar çok sıkı harbiden.. Beynim durdu ne yazıcaktım..

Arkadaşım sayesinde tanıştığım cillop oğlu cillop bir grup, ortalıkta çok fazla klipleri yok. Ya yeni bir grup ya da bilmiyorum banane ki lan işte.. Eğer ilginizi çekerse birde canlı performanslarının olduğu birkaç videoları var, gayet sevimli buldum abileri.

Okuyucu: ee lan gotush niye olması gereken günde olmadı bu atraksiyon?

Yazar: O.o






*(Süper)Cem'in dipnotu: Çünkü yazar accuk yoğunmuş ya da yoğun numarası yapmış. Olsunmuş.
Devamını Oku!

Hasta Adam: Mutluluk Çubuğu

Bunca yıllık tecrübelerim yalandı yani, öyle mi? Bana gösterilen, bana öğretilen bu eylemler yalan olamazdı...

30 yaşındayım, bekarım ve pek arkadaşım olduğu söylenemez. Günlerim evde televizyon başında video izleyerek geçiyor genellikle. Çalışmayı sevmem ve onun da beni pek sevmediği yönünde sağlam kanıtlarım var!.. Neyse..

Her şey metroda başladı. Metro ve onun bitmek bilmeyen yürüyen merdivenlerinde.. Yürüyen merdivenlerin sağ tarafında, yani yürüyen merdivenlerde yürümeyen insanların bulunduğu tarafta durmayı severim. Orada durur ve kenar duvarlarda asılı duran film afişlerine bakarım. Yine böyle bir gündü ve yürüyen merdivenlerin yürünmeyen tarafında durmuş film afişlerinin olduğu duvarlara doğru ilerliyordum. Yaklaştıkça normalde film afişlerinin olduğu duvarda, başka başka afişler olduğunu görünce içimi kaplayan huzursuzlukla gözlerim önüme düştü. Kafamı kaldırdım ve tam burnumun dibindeki koca kıçın farkına vardım. Güzeldi ve tam burnumun dibindeydi.

Yüzünü göremesem bile içimden gelen insancıllık genleri yüzünden onu mutlu etmek istedim. Kıçına dokunacaktım. Kıçına dokunarak onu mutlu edecektim. Tam anlamıyla bir tecrübem olmasa bile izlediğim filmlerde böyleydi. Kadınlar kıçlarına dokunulunca mutlu oluyorlardı. Musluk tamircisine tıkanmış boruyu göstermek için lavabonun altına eğilen kadına mutlaka ellerdi musluk tamircisi ve kadın mutlu olurdu. Kablo TV'yi onarmak için genel tamirciye kabloların çıktığı yeri gösterirken de aynı şey olurdu. Adam eller ve kadın mutlu olurdu. Onlarca örnek sayabilirim. Hasta yatağında yatan adam hemşireyi eller, inşaat işçisi adam teftişe gelen mühendis hanımı eller ve bu kadınların hepsi mutlu olurdu bu eylem neticesinde. Aklıma koymuştum. 30 yıllık bekarlık ve 25 yıllık konulu film tecrübeme dayanarak, bu önümde duran ve kim bilir hayatta ne zorluklara göğüs germek zorunda kalan, belki acılara tutunmuş, belki hayata küsmüş bu kadını mutlu edecektim.

Eylemi kafamda tarttım ve sıkıca kapatmış olduğum gözlerimi tüm düşünceler sonuçlanıncaya kadar açmadım. Eylem planı tamamdı. Gözlerimi açtım ve kıç hala burnumun ucundaydı. Elimi yavaşça kaldırdım. Sağ elimi kullanırdım normalde ve yine sağ elimle geçmiştim harekete. Giymiş olduğu kot pantolonun arka cebinin merkez dikişe yakın tarafına yavaşça dokundum okşarcasına.

Ani gelen ve beklenmeyen mutluluk dalgası kıçı bir anda kastı. Amacıma ulaştığımı anladım ve elimi çektim. Elimi çekerken kıç sahibinin ağzından kaçırdığı mutluluk çığlığı yankılanıverdi metronun yürüyen merdivenlerinde. Kıç sahibi arkasına döndü ve ben gülümsedim, "hayır, teşekkür etmenize gerek yok, ben görevimi yaptım" dedim olanca gülümseyişimle. Kıç sahibi kadın "napıyorsun lan sen!" diye inanamazcasına haykırdı yüzüme. Mutluluk pınarları taşmıştı adeta. "Seni mutlu etmek istiyordum sadece" dedim. Cümlemi bitirdiğim gibi boşta olan sağ eliyle okkalı bir tokat indirdi sol yanağıma. Gülümsemem yerini hayret ve şaşkınlığa bıraktı. "Vaay, demek sado - mazo olaylarını seviyorsun!" diye bağırdım şaşkınlığımı gizleyemeyerek; onun çığlığına yakın bir tonda..

"Rağatsız mı ediyor bağyan?" dedi biri ve o gün son duyduklarım bunlar oldu...

Uyandığımda bir Orhan Veli şiirine konu olmuş gibiydim; Tarifsiz acılar içindeydim...

Burnumun ve kaburgamın yanı sıra, kalbim de kırılmıştı... Ben onu "mutlu etmiştim" ama onun şu yaptığına bak...

Türk insanı sevinmeyi bilmiyor arkadaş...
Devamını Oku!
 

Bu Hafta Bunları Dinledik!

İzle, Eğlen!

National Geographic POD

Hastalıklı Dünya için tasalayan Simran